Bu Köşe Yazısını Facebookta Paylaş ÇAYIN TADI
Ne demek istediğimin daha iyi anlaşılması için önce bir öykü anlatayım isterseniz. Üniversiteden birkaç yıl önce mezun olup da kariyer peşinde koşan bir grup genç, öğrenciyken çok sevdikleri profesörlerini ziyarete giderler. Sohbetin konusu dönüp dolaşıp “işin ve hayatın stresinden şikâyete” döner.
Misafirlerine çay ikram etmek isteyen profesör, mutfağa gider ve yanında termosa doldurduğu çayla birlikte porselen, plastik, cam, kristal gibi farklı maddelerden yapılmış, ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik çay bardakları ile gelir.
Herkesin istediği bir bardağı almasını bekleyen profesör, geriye kalan bardakları göstererek şunları söyler:
-“Fark ettiyseniz, bardaklardan pahalı görünenlerin tümü alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz gayet doğal. Ancak, bu istek aynı zamanda da sizin stresinizin ve problemlerinizin en önemli kaynağı. Hepimiz de biliriz ki, bardağın kendisi çayın kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da ne içtiğimizi bile göremeyiz. Aslında hepinizin istediği bardak değil çaydı ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra da en iyisini kaptığınızdan emin olmak için birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.”
Biraz da utançla kafalarını yere eğip ellerindeki bardaklara bakan gençleri süzen profesör, hayat dersine devam eder:
“-Şunu bir düşünün: Hayat çaydır. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar, hayatı yakalamak için kullandığımız araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştiremez de. Bazen sadece bardağa odaklanarak Tanrı’nın sunduğu çayın tadını çıkarmayı unuturuz. Lütfen, çaya odaklanın; çayınızın kokusuna, tadına, ısısına yani hayatın güzelliklerine odaklanın ve yaşadığınızın farkında olarak yudum yudum için. Yoksa içtim ama hiç bir şey anlamadım dersiniz. Çünkü çaya değil, bardağa odaklı yaşam kültürüne alıştırıldık. En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip olanlar değil, sadece her şeyin tadını en iyi şekilde çıkartanlardır.”
Evet, dostlar; öykü, günümüz toplumunun en önemli sorunu olan “kendisi için değil, başkaları için yaşamak” üzerine çok önemli mesajlar veriyor.
Benim yaşımda olanlar bilir; TV yayınlarının ilk başladığı dönemde “Dallas” diye bir ABD dizisi vardı. Topraklarından petrol çıkan devasa bir çiftlikte yaşayan geniş bir ailenin çevresinde gelişen olayları konu alan ve bizim toplumumuzun değerlerine hiç uymayan ahlak dışı bir diziydi. Dizide benim dikkatimi en fazla çeken iki davranıştan birisi, evdeki herkesin akşam yemeğine çok önem vermesi ve erkeklerin takım elbise, bayanların da makyajlı ve çok şık giysilerle yemeğe mutlaka katılmalarıydı. İkincisi ise, evin her yerinde dışarıda giydikleri ayakkabıyla dolaşmalarıydı. Özellikle bu durum o dönemde bana çok garip ve kabul edilemez gelmişti.
Türk toplumunu en fazla etkileyen dizilerden biri olan Dallas’tan biz iki davranış kaptık: Birincisi eve ayakkabı ile girmek, (hanımların günlerine ayakkabı götürmesi bundan sonradır) ikincisi de evdekilerin birbirini ahlaken aldatmasını normal karşılamak. (Dizilerimize bakarsanız bu iki davranışın da yerleştirilmeye çalışıldığı çok iyi anlaşılır) Ama akşam yemeklerine önem vererek aileyi günde bir kez olsun –takım elbiseden vazgeçtik, çizgili pijamaya da razıyız- bir araya getirmeyi hiç mi hiç önemsemedik. Oysa asıl almamız gereken davranış bu olmalıydı.
Öncelikle kendimize, sonra da çevremize şöyle bir göz atalım isterseniz. Öyküde anlatıldığı gibi çayı mı önemsiyoruz, yoksa bardağı mı? Örneğin giysi alırken rahatlığı mı yoksa gösteriş ve modayı mı ön planda tutuyoruz? Eve çamaşır makinesi alırken hiç kullanılmayacağını bile bile çift su girişli ve 8–10 programlısını mı, yoksa tek su girişli ve tek programlısını mı alıyoruz? Cep telefonu alırken rahat konuşma özelliği mi yoksa konuşma dışı her şey mi ön planda tutuluyor? Sahi, cep telefonu niçin icat edilmişti, onu bile unuttuk galiba? Bilgisayardaki durum bundan da beter değil mi? Alırken çok önemli gördüğümüz kapasitesinin yüzde kaçını kullanıyoruz dersiniz?
Örnekleri çoğaltalım: Bir daire almaya kalksanız kaç metrekareden aşağısı kurtarmaz? 150’den aşağısına hiç sığmayız gibi geliyor değil mi? Hem oda sayısı da 4 ya da 5+1 olmalı. Ben de 1996 da Çorum’a ilk taşınırken sizin gibi düşünmüş ve sığmayız korkusuyla 186 metrekarelik tren gibi upuzun bir daire almıştım. Kaç kişi miydik? Topu topu 3 kişi. Ama İskilipli olarak insanın önce gözü doymalı değil mi? Kızımız da evlenip gidince Köroğlu-Ayvaz misali hanımla yalnız kaldığımızda anladık hatamızı. Öncelikle temizliği başa bela oluyordu. Ayrıca -ara sıra da olsa- tartıştığımızda herkes bir yana çekiliyor, barışmak isteyince de koca evde birbirimizi bulamıyorduk. Hemen sattım o daireyi ve şimdi oturduğumuz 96 metrekareliğini aldım. İyi ki öyle yapmışım, güle oynaya yetiyor bize.
Otomobilde de durum aynı. İhtiyacımız olanı değil, millet araba görsün diye alıyoruz. Hele hele son zamanlarda hanımlar için de ayrı araba alma modası başladı ya, en çok “desinler” pozisyonu orada ortaya çıkıyor. Bakıyorsunuz; bir annesinin evine, bir de günlere gitmesi için hanıma alınan araba 4x4, hayvan gibi. Sanki Dakar Rallisi’ne katılacak. İşte burada benim gibi her şeyin mantıklı bir nedenini bulmaya çalışanların mantığı hiçbir işe yaramıyor ve deyim yerindeyse su kaynatıyoruz. Sahi hanıma 4x4 niye alınır?
Dikkat edilirse yazdıklarımın İslami bağlantısına hiç girmedim. O konunun farklı bir uğraş alanı olduğunu ve sorumluluğunun da çok fazla olduğunu biliyorum ve bu nedenle de buradan ahkâm kesmek istemiyorum. Ancak, Allah’ın emirleri ve Hz. Muhammed’in uygulamalarına baktığımızda, şu andaki yaşantımızın o emirlere taban tabana zıt olduğunu görmek için uzman falan olmaya hiç gerek yok. İsraf ve gösteriş almış başını gidiyor. Hem de toplumun her kademesinde…
Eeee, biz böyle yapıp da boyumuzdan büyük ve hiç gereği olmayan harcamalara kalkınca, seçip de TBMM’ye gönderdiğimiz milletvekillerinin “maaşımız yetmiyor” diye sessizce kendilerine önce %80, veto yiyince de insafa gelip %40 (memur ve emekliye %4,5) zam yapmalarının nedeni rahatlıkla anlaşılıyor. Ya da sayın başbakanımızın göreve geldiğinde sayısı bir olan başbakana ait özel uçak sayısını 5’e çıkarmak için 60 milyon dolara –hem de hafızam beni yanıltmıyorsa boykot yaptığımız Fransa’ya- sipariş vermesini de anlayabiliyoruz. Ya da eski Çorum milletvekili ve şimdi Sağlık Bakan Yardımcısı görevine getirilen Agâh Kafkas için tahsis edilen otomobile her ay 41.000 TL kira ödenmesinin nedenlerini, hepsini ama hepsini çok, hem de çok iyi anlayabiliyoruz. Kusura bakmayın ama o kadar da geri zekâlı değiliz (!)
Lafı nereden ilmikledik, nereden çıktık. Oysa siyasetten söz etmeye inanın hiç mi hiç niyetim yoktu. Bir anda kendimi tutamadığım için giriverdiğim bir paragraflık siyaset nedeniyle herkesten özür dileyerek bitireyim yazımı. Öğrencilere Orta Asya Türk Kültür ve Edebiyatını anlatırken “Ergenekon Destanı”ndan söz etmeye bile çekindiğimiz şu günlerde, en azından laf israfından kaçınalım ve sözün ucunu bağlayarak israfsız günler dileyelim.
Kalın sağlıcakla…
Bu Köşe Yazısını Facebookta Paylaş |